Dr. Hamid Şehanegi:

Türk dünyasının modernleşme hikâyesi, çoğu zaman devletlerin, savaşların ve büyük liderlerin adıyla anlatılır. Oysa bu hikâyenin arka planında, fikirleriyle çağları aşan ve coğrafyalar arasında köprü kuran düşünürler vardır. Ahmet Ağaoğlu, bu nadir isimlerin başında gelir. Onun hayatı yalnızca bir entelektüelin biyografisi değil; aynı zamanda Türk dünyasının modernleşme, uluslaşma ve demokratikleşme sancılarının canlı bir haritasıdır. Şuşa’dan Paris’e, Bakü’den Ankara’ya uzanan yolculuğu, Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir coğrafyanın zihinsel kurtuluş mücadelesini temsil eder.
Bugün Dr. Dilgam Ahmed’in titiz çalışmasıyla gün yüzüne çıkan yeni arşiv belgeleri, mektuplar ve kişisel notlar sayesinde, Ahmet Ağaoğlu’nun sadece geçmişin bir figürü değil; bugünün jeopolitik tartışmaları açısından da son derece güncel bir düşünür olduğu daha net biçimde görülüyor. Özellikle “Güney Azerbaycan”, “Türk dünyası”, “Türkiye Yüzyılı” gibi kavramlar etrafında şekillenen çağdaş stratejik tartışmalar, Ağaoğlu’nun bir asır önce sorduğu sorularla şaşırtıcı bir paralellik taşıyor.
Ahmet Ağaoğlu’nun hikâyesi 1869 yılında Karabağ’ın kültürel başkenti sayılan Şuşa’da başlar. Şuşa, sadece bir şehir değil; müziğin, edebiyatın, şiirin ve entelektüel tartışmaların yoğunlaştığı bir medeniyet havzasıdır. Babası Mirze Hasan Ağayev, geleneksel ulema sınıfına mensup, oğlunun da klasik bir İslam âlimi olmasını isteyen muhafazakâr bir figürdür. Ancak Ahmet, daha çocuk yaşta bu kaderi reddeder ve kendi iradesiyle Rus okuluna kaydolur. Bu tercih, onun hayatındaki ilk büyük kırılma noktasıdır. Çünkü Rus okulları, dönemin Müslüman toplumları için hem bir asimilasyon tehdidi hem de modern dünyanın kapısını aralayan tek çıkış yoludur.
Genç Ahmet, Rus eğitim sistemi sayesinde sadece dil öğrenmez; aynı zamanda farklı bir zihniyetle tanışır. Bilginin otoriteden değil, akıldan ve sorgulamadan doğduğunu keşfeder. Petersburg’da mühendislik eğitimi denemesi başarısızlıkla sonuçlansa da, Paris’e gidişi onun kaderini belirler. Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almasıyla, Avrupa’da eğitim gören ilk Azerbaycanlılardan biri olur. Paris, Ağaoğlu için sadece bir şehir değil, adeta bir zihinsel laboratuvardır.
Ernest Renan, James Darmesteter gibi dönemin büyük düşünürleriyle kurduğu ilişkiler, onun Doğu toplumlarının neden geri kaldığı sorusunu bilimsel yöntemlerle ele almasını sağlar. Aynı dönemde Jön Türk hareketinin önde gelen isimleriyle temas kurar; Ahmet Rıza, Dr. Nazım, Bahattin Şakir gibi figürlerle tanışır. Bir yanda Fransız pozitivizmi ve liberalizmi, diğer yanda İslam dünyasının siyasal uyanışı… Ağaoğlu’nun zihninde bu iki dünya arasında bir sentez oluşmaya başlar: Batı’nın bilimi ve kurumsallığı ile Doğu’nun kimliği ve kültürel derinliği.
Paris’ten Kafkasya’ya dönüşü, onu soyut fikirlerden somut mücadeleye taşır. Bakü’ye geldiğinde karşılaştığı manzara çarpıcıdır: petrol zenginliğiyle hızla dönüşen bir şehir, büyüyen bir işçi sınıfı, filizlenen bir Türk burjuvazisi ve aynı zamanda etnik gerilimler, mezhep çatışmaları, siyasi baskılar… Ağaoğlu burada gazeteciliği sadece bir meslek değil, bir “millet inşa aracı” olarak görür. “Kaspi”, “İrşad”, “Hayat” ve “Terakki” gibi yayın organlarında yürüttüğü faaliyetler, Azerbaycan Türklerinin ilk modern siyasi bilincini şekillendirir.
Onun temel amacı, “Müslüman” üst kimliğinden “Türk” ulusal kimliğine geçişi sağlamak, fakat bunu dar bir etnikçilikle değil; modern bir ulus fikriyle yapmak olur. Dil Türkçe olmalı, ama çağdaşlaşmış bir Türkçe. İnanç İslam olmalı, ama siyasal bir dogma değil, vicdani bir değer olarak. Devlet ise geleneksel bir hanedan değil, modern bir hukuk düzeni üzerine kurulmalıdır.
1905 Ermeni-Türk çatışmaları, Ağaoğlu’nu teoriden pratiğe zorlar. Difai Partisi’nin kuruluşu, onun sadece yazan değil, örgütleyen ve risk alan bir figür olduğunu gösterir. Difai, Çarlık Rusyası’nın desteklediği Ermeni silahlı gruplarına karşı Türk halkını korumayı amaçlayan ilk modern siyasi-askeri örgütlerden biridir. Bu faaliyetler, onu doğal olarak hedef haline getirir ve sonunda İstanbul’a göç etmek zorunda kalır.
İstanbul yılları, Ağaoğlu’nun Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişteki rolünü belirler. İttihat ve Terakki’nin merkez kadrosuna girmesi, milletvekilliği, Darülfünun’daki dersleri, onun artık sadece bir Kafkasyalı entelektüel değil, Osmanlı-Türk modernleşmesinin merkez aktörlerinden biri olduğunu gösterir. Birinci Dünya Savaşı sonrası Azerbaycan’a dönüşü ve Nuri Paşa’nın siyasi danışmanı olarak Bakü’nün kurtuluşunda yer alması ise “bir millet, iki devlet” fikrinin ilk tarihsel pratiğidir.
Malta sürgünü, onun bedel ödeyen bir aydın olduğunu hatırlatır. Ancak asıl büyük rolü, Ankara’da başlar. Mustafa Kemal’in yanında yer alması, Anadolu Ajansı’nın kurumsallaşması, Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü görevleri… Tüm bunlar, Ağaoğlu’nun modern bir devletin “bilgi ve algı yönetimi”nin ne kadar hayati olduğunu çok erken kavradığını gösterir. Anadolu Ajansı’nı sadece bir haber kurumu değil, Cumhuriyet’in zihinsel altyapısını inşa eden bir mekanizma olarak tasarlar.
Ahmet Ağaoğlu’nun düşünsel mirasının en çarpıcı yönü ise “Liberal Kemalizm” olarak adlandırılan yaklaşımıdır. O, devletçi modernleşmeyi savunur ama bireysel özgürlüklerden vazgeçmez. Hukukun üstünlüğü, çok partili siyaset, ifade özgürlüğü ve kadın hakları, onun modernleşme anlayışının vazgeçilmez unsurlarıdır. Kızlarının Türkiye’nin ilk kadın avukatı ve ilk kadın milletvekillerinden biri olması, bu fikirlerin aile içinde bile nasıl hayata geçirildiğinin somut göstergesidir.
Ağaoğlu’nun İran ve Güney Azerbaycan üzerine yaptığı analizler ise bugün neredeyse kehanet niteliği taşır. Ona göre İran coğrafyasında kurulan Türk devletlerinin en büyük hatası “millîleşememeleri”, yani kendi kimliklerini kurumsallaştıramamalarıdır. Pers bürokrasisi ve mezhepsel yapı içinde eriyen Türk elitleri, devleti kurmuş ama milleti inşa edememiştir. Bu tespit, bugün İran Türklerinin yaşadığı kimlik sorunlarını anlamak için hâlâ anahtar niteliğindedir.
Tam da bu nedenle Ahmet Ağaoğlu, bugün “Türkiye Yüzyılı” söylemi içinde sadece tarihsel bir figür değil; ideolojik bir referans noktasıdır. Türkiye’nin Güney Azerbaycan’ı artık sadece etnik bir alan değil, Avrasya’da stratejik bir kilit bölge olarak görmesi, Ağaoğlu’nun bir asır önce çizdiği zihinsel haritanın jeopolitik karşılığıdır. Zengezur Koridoru, Türk Devletleri Teşkilatı, Orta Koridor projeleri… Hepsi, onun hayal ettiği Türk dünyası bütünleşmesinin maddi tezahürleridir.
Türkiye’deki Azerbaycan Kültür Merkezi tarafından yayımlananDoğu ile Batı Arasında Bir Mütefekkir: Ahmet Ağaoğlu kitabı, Azerbaycan ve Türkiye ilişkilerinin tarihi ve fikri köklerini anlamak isteyen okuyucular için eşsiz bir kaynaktır. Kitapta Ağaoğlu’nun şahsiyeti, düşünce evrimi, Doğu-Batı karşılaştırmaları ve modernleşme perspektifi, geniş arşiv belgeleri, makaleler, kişisel notlar ve dönemin tanınmış entelektüellerinin değerlendirmeleriyle birlikte ele alınmaktadır.
Kitapta yer alan materyaller, Ahmet Bey Ağaoğlu’nun hem geleneksel değerlere bağlılığını hem de modern düşünceye açık bakışını sergiler; bu çifte aidiyet, onun “Doğu ile Batı arasında” köprü kurma çabasının özünü teşkil eder. Ayrıca eser, yazarın ilk kez yayımlanan günlük yazıları, arşiv belgeleri ve döneme ait fotoğraflarla zenginleştirilmiştir, böylece okurlar yalnızca fikirlerini değil, yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel atmosferini de gözlemleme imkânı bulurlar.
Bu nitelikleriyle Doğu ile Batı Arasında Bir Mütefekkir: Ahmet Ağaoğlu, hem akademik araştırmalar için hem de Türk dünyasının entelektüel serüvenine ilgi duyan genel okuyucu için önemli bir başvuru kaynağıdır ve Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihi ve fikri bağların derinlemesine anlaşılmasına katkıda bulunur.
Ahmet Ağaoğlu, ne sadece Azerbaycanlıdır ne sadece Türkiyelidir. O, modern Türk dünyasının ortak kurucu aklıdır. Şuşa’nın kültürel ruhunu Paris’in rasyonelliğiyle, Bakü’nün uyanışını Ankara’nın devlet aklıyla birleştirmiştir. Onu anlamak, sadece bir düşünürü anlamak değildir; Türk dünyasının son yüz elli yıllık zihinsel mücadelesini anlamaktır. Ve belki daha da önemlisi, “Türkiye Yüzyılı” denen yeni dönemin ideolojik köklerini doğru okumaktır. Çünkü Ahmet Ağaoğlu hâlâ aramızdadır: fikirlerimizde, kurumlarda, koridorlarda ve hâlâ cevabını aradığımız büyük sorularda.